Mehmet Kızılkaya


İnsanları Olgunlaştıran Hayatın Acıları

Hz. Mevlâna’nın; “Hamdım, piştim, yandım.” sözleri acıdan geçmenin ve acının bizleri ne kadar zenginleştirdiğini ve de olgunlaştırdığını net bir ifadeyle belirtmiştir.


İnsanları Olgunlaştıran Hayatın Acıları

 

 

Hz. Mevlâna’nın; “Hamdım, piştim, yandım.” sözleri acıdan geçmenin ve acının bizleri ne kadar zenginleştirdiğini ve de olgunlaştırdığını net bir ifadeyle belirtmiştir.

 

Acı, hayatın en temel gerçeklerinden biridir. Ne yaparsak yapalım nerede olursak olalım insanların acı çekmekten hiçbir zaman kaçışı yoktur.

 

İnsan dünyaya geldiği anda; en güvenli ve rahat etttiği anne karnındaki en sıcak yuvasından ayrılıp dünyaya gelmesiyle yaşamın ilk acısını hissedip o acıyla yoğrulup, pişip ve olgunlaşarak hayatın içerisinde büyümektedir.

 

Yaşam boyunca mutluluğa endeksli olunduğu kadar acılara da endeksliyiz. Başarısızlıklar, üzüntüler, kayıplar, hastalıklar, aşklar, ihanetler, ölümler ve daha birçok şey bizlere değişik acılar hissettirip tatmaktadır.

 

Her acı kendi içimizde yaptığımız yolculukların diğer bir ismidir. Bazen içimize dönüp o acılarla olgunlaşarak yaşamımıza devam etmek isteriz, bazen insan insanın zehrini alır düşüncesiyle birileriyle paylaşır ve konuşuruz, bazen o acıları dışarıya akıtmak için ağlar dururuz, bazen de çektiğimiz acıları tekrar düşünmemek ve onları kendimize yük etmemek adına onlardan kurtulmak isteriz…

 

Aslında hayatın acılarına karşı bardak olmayı bırakmak ve göl olmayı denemeye çalışmak gerektiğinin düşüncesi içerisindeyim.

 

Öyle ya belki de o acıların hayatımızı olgunlaştırdığı kadar içimizi yakan acıları da hafifletmiş olur.

 

Acılara nasıl bakılması gerektiği konusunda sizlere ufaktan yaşanmış bir durumu anlatmak isterim:

 

-Yaşlı bir usta, çırağının sürekli her şeyden acı çekmesinden ve şikâyet etmesinden bıkmıştır. Bir gün çırağını tuz almaya gönderir. Hayatındaki her şeyden acı çektiğini ve her durumda mutsuz olan çırak döndüğünde yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyler.

 

Çırak ustasının söylediğini yapar ama içer içmez ağzındakilerini tükürür. “Tadı nasıl?” diye soran yaşlı adama öfkeyle “içilmeyecek kadar tuzlu.” diye cevap verir.

 

Usta çırağı dışarıya çıkarır. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürür ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp gölden su içmesini söyler. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken usta aynı soruyu sorar: “Tadı nasıl?”

“Ferahlatıcı” diye cevap verir genç çırak. “Tuzun tadını aldın mı?” diye sorar yaşlı adam, “Hayır” diye cevaplar çırağı.

 

Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının omzuna dokunur ve şöyle der: “Yaşamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır ne çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının şiddeti, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Bir acın, kederin, üzüntün olduğunda yapman gereken tek şey, acı veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.”

 

Asla acının çığırtkanlığını yapmayın, öfkenizle etrafınızdakileri hezimete uğratmayın, sürekli olarak kendi acınızla çevrenizi meşgul edip bunaltmayın!

 

Unutmayın!

 

Hayatınızdaki acılarla olgunlaşmayı istiyorsanız eğer, yapmanız gereken tek şey: bardak olmayı bırakıp, göl olmayı denemek olacaktır.

 

Acısız yaşamın içerisinde yüzmeniz dileğiyle,

 

Sevgiyle Kalın…

 

Mehmet KIZILKAYA