Mehmet Kızılkaya


Toplumda Birlikte Yaşama Bilinci

Birlikte yaşamanın önündeki en büyük engellerden biri, farklı olanların birbirlerini hiçbir konuda anlamamaları, birbirlerini iyi tanımamaları, dinleme eksikliğinin yanında ön yargılı hareket etme tavırlarıdır.


Toplumda birlikte yaşama bilincinin oluşabilmesi için, öncelikli olarak fertlerin birbirlerine karşı kesinlikle iyi niyet ve samimiyet taşımaları, insan olarak birbirlerine karşı her zaman saygı duymaları, bencillik ve bireysel çıkarcılığın insanlığın sonunu getireceğini bu nedenle insanları yiyip bitiren girdaptan kurtulmaları gerektiği bilinmesi gerekmektedir.

 

 

Birlikte yaşamanın önündeki en büyük engellerden biri, farklı olanların birbirlerini hiçbir konuda anlamamaları, birbirlerini iyi tanımamaları, dinleme eksikliğinin yanında ön yargılı hareket etme tavırlarıdır. 

 

Hz. Mevlana’nın Mesnevi’nin ilk beyitinde belirttiği gibi “dinle” diye güzel bir ilkle başlamıştır. Unutulmamalıdır ki, bir arada barış içerisinde yaşamanın ilk adımı, birbirimizi dinlemenin ve anlamanın olduğunu bilmemiz gerekmektedir.  

 

Dinlemek, Kur’an’ın öğretme yöntemidir. Kur’an’da ‘dinleme’nin’ önemli bir öğrenme tarzı olduğuna dair birçok ayeti kerim vardır.

 

Bunlardan bir kaçını sizlerle paylaşmak istiyorum:

 

 

“Vahyolunanları dinle.” (Taha, 20/13.)

 

 

“Dinle! O münadinin bağıracağı günü yakın bir yerden.” (Kaf, 50/41.)

 

 

“Kur’an okunduğu zaman onu dinleyiniz...” (Araf, 7/204.)

 

 

“Onlar, sözü(önce) dinlerler (sonra da) en güzeline uyarlar.” (Zümer, 39/18.)

 

 

“Ey İnsanlar! Bir misal verilmektedir, onu dinleyin: Sizlerin Allah’ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar; isteyen de onu kurtaramazlar; isteyen de istenen de âciz.” (Hac, 22/73.)

 

 

Bununla beraber aynı şekilde konuşmak ise; dinleme ve öğrenmenin en önemli sonuçlarındandır. Kuş yavrularının bile belirli bir süre anne babalarını dinlerler, öğrendikten ve dinledikten sonra ötmeye başlarlar.

 

Yaşanılan çağ entelektüellerin durumu, birbirlerinin ne dediğini anlamayan dört kişisinin üzüm için kavgaya tutuşmalarına benzetilir. Adamın biri dört kişiye bir dirhem verir. Dirhemi alanlardan İranlı olan kişi “ben bu parayı ‘engûr’a’ vereceğim” der, Arap olanı “ben bu parayla ‘inep’ alacağım” der, Türk olan ise, “ben üzüm isterim” der, Rum olan da ben de “istafil” isterim, der. Kendi aralarında anlaşamayan bu insanların her biri aslında aynı şeyi istemektedirler. İşte bu insanlar, mana dilini bilmedikleri için durmadan kavgaya tutuşmuşlardır. Bundan sebeptir ki, aynı dili konuşan insanlar değil, aynı manayı paylaşan insanlar anlaşabilir.

 

 

 Maalesef ki, içinde yaşadığımız çağın en kötü ve en can yakıcı sorunları arasında; toplumların birbirlerini gereği gibi tanımama, tanıma içine girmeme ve ön yargılı hareket etme düşünceleri arasında yer almalarıdır. Bu olumsuz bakış açılarının tümünün derinleşmesi, özellikle de çağımız toplumlar arasında güven bunalımını artırmakla çatışmalı ortamların genişletmesine adeta hizmet edilmiş olmaktadır.

 

 

Her zaman birleştirici ve bütünleştirici bir dil kullanmayı temel ilke edinmiş olan Hz. Mevlana, birbirlerinin değerini bilmeyen insanlara ve toplumlara: “Gel de birbirimizin kadir kıymetini bilelim; çünkü ansızın ayrılacağız birbirimizden.” demek suretiyle hep birlikte bir arada yaşamanın en güzel formülünü işaret etmiştir. 

 

 

Asıl olan şudur ki, barış içerisinde yaşamı ve yaşamayı zorlaştıran nedenler arasında “senlik-benlik” kavgaları gelmektedir. Nitekim kardeşlik hukukumuzu zedeleyecek ayrımcı dile şiddetle karşı çıkmamız gerekir. 

 

 

Hz. Mevlana bu konu üzerine şöyle uyarılarda bulunmuştur:

 

 

“Beri gel, beri, daha da beri, niceye bir şu yol vurulacak? Değil mi ki sen, bensin, ben de senim, niceye şu senlik-benlik?

 

 

Hepimiz de bir tek olgun kişiyiz; fakat neden böyle şaşıyız ki? Neden böyle zengin, yoksulları hor görür ki? 

 

 

Bizler hepimiz aynı mayadanız; aklımız da bir, başımız da; fakat şu beli bükülmüş göğün altında iki görür olup kalmışız.

 

 

Haydi! Şu benlikten geç, herkese karış kaynaş. Kendinde kaldıkça bir habbesin, bir zerresin, ancak; herkesle birleştin kaynaştın mı ummansın, madensin.  

 

 

“Biz ayırmaya değil, birleştirmeye geldik” demek suretiyle çoklukta birlik fikrine vurgu yapmamız gerekir. Eğer ki insanlar aynı gönlü paylaşmıyorlarsa, aynı dili konuşsalar da onlar, asla birleştirme yanlısı olamazlar. Önce gönülde birlik olmalıdır. 

 

 

Unutulmamalıdır ki; 

 

 

Manada birlik olmazsa, surette birlik olmaz. Bununla birlikte mana ve surette birliğin tek ilacı vardır o da; maneviyat ve ahlaktır.

 

 

O hâlde birlikte var olmanın öncülü, zıtlıkları kendi aramızda tolere etmekle başlayarak daha güzel yarınları elde etmeliyiz. 

 

 

Toplum olarak ayrılmayı değil, birleştirici olmayı; nefret etmeyi değil, insanı sevmeyi; dışlamayı değil hoşgörülü olmayı; düşman olmayı değil, merhametli olmayı; farklılıkları bir çatışma unsuru olarak değil, birlikte yaşama zenginliği olarak görme ahlakına varmamız gerekir. Dolayısıyla toplumların ve her bireyin kullandığı dil, öteleyici ve ötekileştirici değil, birleştirici; dışlayıcı değil, yakınlaştırıcı; daraltıcı değil; kapsayıcı; suçlayıcı değil; affedici olmalıdır ki; toplum birlikte yaşama bilincinin farkına varsın. 

 

 

Rabbim hepimizi birlikte yaşama bilincinin farkına varan topluma ait bireylerden eylesin. 

 

 

Vesselam.

 

 

Mehmet KIZILKAYA